ELMAS YENİ

Saygı ve nezaket dili....

İnsan doğası gereği sosyal yaradılışlı bir varlıktır. Sosyal yaşantısı içerisinde, aile kurumu, iş hayatı, arkadaşlık ilişkileri başlıca olmak üzere toplumsal yaşamda birçok sosyal kimlik edinmekte,   üstlendiği bu kimliklere göre hayatını idame ettirmektedir. Çoğu zaman bu kimliklerin sorumluluğunu taşımakta, gerektirdiği görevleri yerine getirmekte, bu kimliklerin var olduğu ortam ve durumlara göre hayatını şekillendirmektedir.

Tabi ki insanın var oluşunu simgeleyen bu sosyal kimlikler sadece insana yüklenen sorumluluk dürtüsü ve görev külfetinden ibaret değildir, bu sosyal kimliklerin insana sunduğu getiriler, maddi manevi katkıları da bulunmaktadır. Misalen aile kurumu içinde anne sıfatının hem birçok sorumluluğu hem de evlat sevgisi, evlat sahibi olmak gibi paha biçilemez bir tarafı söz konusudur. Ya da mesleki anlamda bir statüye erişmenin, bu statünün getirdiği sorumlulukları ile birlikte, kişiye sağladığı madden gelir kaynağı, toplumsal konumda saygınlık gibi getirileri de söz konusudur.

Konuya bu kadar etraflıca giriş yapmamın temel sebebi; ilk olarak insanın sadece yüklenmiş olduğu tek bir kimlikten ibaret olmadığı, her bireyin temas ettiği her farklı sosyal ortamda birbirinden farklı kimlikler üstlendiği meselesinin anlaşılmasıdır. Kafamızda soru işaretleri bırakmasını, düşünülmesini istediğim esas konu ise, insanın sahip olduğu tüm bu kimliklerin ötesinde, sosyal bir örgü içinde insanın, bu sosyal ilişkilerdeki iletişim dili ve bu iletişim dilinin nasıl kullanıldığı, hatta nasıl kullanması gerektiği meselesidir. Sanıyorum bu cümlelerin devamında, anlatmaya çalıştığım soru işaretleri anlaşılacaktır, sevgili okur.

Geçenlerde yaşadığım talihsiz bir olay yine bana şu gerçeği anımsattı ki o da şudur: Bizler toplum olarak muhatabı olduğumuz ilişkilerde saygı kültürüne erişememiş durumdayız. Mesleki anlamda hangi statüde olursak olalım yahut maddi kaynaklarımız ya da gelirlerimiz hangi seviyede olursa olsun, ya da aile yaşantımızda edindiğimiz roller hangi ayrıcalıkları verirse versin, saymış olduğum tüm sosyal ilişkilerde, karşılıklı saygı ve nezaket dürtüsünü unutmamalıyız.

Muhatap aldığımız bireylere, insan olmanın verdiği bir hakkı olduğu için saygı duymalıyız. Bireyleri statüsel bir sınıflandırmaya maruz bırakmak, kişileri bu sınıflandırmaya göre ölçüp tartmak dahası davranış ve tutumlara da bu ölçümlerle yaklaşmak insan onuruna verilecek en büyük zarardır, haksızlıktır. Bu haksızlığı; pandemik koşullar tedbiri kapsamında konulan bir camın arkasından beni net göremediği için, vatandaş yahut avukat katibi zanneden bir görevlinin saygısız tutum ve davranışında görmüş oldum. Öncelikli olarak olayın hezeyanıyla şuna kapıldım: Evet ben avukatım. Statüsel olarak benden üst olmayan biri, nasıl olur da benimle bu şekilde konuşur, hemen bunu hatırlatmalıyım diye düşündüm. Bu yaklaşımı maalesef ki birçok resmi kurum ve kuruluşta yaşadık, yaşıyoruz da. Avukat kimliğimi belirtmeliyim ki yeterli saygıyı görmeliyim iç güdüsü yerleşmiş zihinlerimize. Aslında benim ve belki de benim gibi birçok meslektaşımızın da bu hezeyana kapılması meslek şımarıklığı değil, toplumsal yaşantının dayattığı acımasız gerçeğin bir yansımasıdır. O gerçek de şu ki; muhatap olduğumuz ilişkilerde bireye saygı duyulmuyor, aksine bireyin var olan statüsünün ağırlığına göre karşı muhatapta uyanan kanaate göre iletişim kanalı şekilleniyor. Dediğim gibi kapılmış olduğum ilk hezeyanın tesiri geçince, toplum olarak saygıyı bir realiteye dönüştürmek için deyim yerinde ise kırk fırın ekmek daha yememiz gerektiğini anladım. Vatandaşın vergisi ile gelir elde eden, belki o memuriyet yahut statüye erişmek için aylarca çaba sarfeden ve daha öncesinde bu sosyal ilişkinin tıpkı diğer vatandaşlar gibi talep eden tarafında olan bir bireyin, ilişkinin diğer tarafı olduktan sonraki tutumunu görmek içler acısı. Avukat olduğumu öğrendikten sonraki mahcubiyeti beni ne sevindirdi ne de tatmin etti, inanın... Benim ardım sıra gelecek olan ve onun sınıflandırmasına göre yeteri saygıyı göstermeye haiz olamayan bir vatandaşın göreceği tutumu bilmek ve bunu değiştirememek, insana fazlaca bir umutsuzluk yüklemeye yetiyor.

Liyakat kavramı, gerçekten de tek boyutlu değilmiş diye düşündüm bir an için. Diyeceksiniz bu yeni bir durum değil, evet itiraf etmek gerekir ki, iş hayatına girdiğim günden beri bu gerçekle birçok kez karşılaştığımız da doğrudur ki, duyduğumuz gördüğümüz bazen tarafı olduğumuz diğer sosyal ilişkilerde de, saygı kültürünün eksikliği hep var olmaya devam ediyor. Doğruyu, güzeli övmek nasıl bir hüner ise, bazen yanlışı, eksiği söylemek de bir gereklilik diye düşünüyorum. Ben bugün bir avukatım kabul, statünün verdiği ağırlık saygı istemeye ve saygı görmeye ehil kılıyor beni, (toplumsal yaşantıya yansıyan hali ile) ama ardım sıra gelen vatandaştan biri de olabilirdim değil mi? Muhatap olduğum bu örnek tabi ki herkesi zan altında bırakmak için değil, meslek etiğine haiz, karşılıklı saygı içinde iletişim kurduğumuz insanları yok saymak haksızlık olacaktır. Maalesef ben çoğunlukla maruz kaldığımız bir durumdan söz etmeye çalıştım naçizane. Saygı ve nezaket dilinin hayatlarımızda başrol olması dileği ile görüşmek üzere.

07 Mayıs 2021
Captcha işaretlenmemiş.
Yazarın Diğer Yazıları
Mesleki yozlaşma kavramının devamından...

18 Haz 2021

Mesleki yozlaşma üzerine devam yazısından…

11 Haz 2021

Günümüzün çarpıcı gerçeklerinden “mesleki yozlaşma“  (2)

07 Haz 2021

Günümüzün çarpıcı gerçeklerinden “mesleki yozlaşma" (1)

05 Haz 2021

Sokakların değil, bizim çocuklarımız...

27 May 2021

Kıyamet başımızda koparken, hala gelecekten kıyamet beklemek meselesi….

20 May 2021

Saygı ve nezaket dili....

07 May 2021

Çocuklarımız konuşacak, UCİM yanlarında olacak!

22 Nis 2021

Bırakalım hayatlarımıza kadın eli değsin…

15 Nis 2021

Avukatlar ölüyor!

07 Nis 2021