AYFER TUZCU ÜNSAL

Gaziantep’in ilk kadın gazetecisi kim?

Röportajlarımı bir erkek, bir kadın olarak sürdürüyorum. Nurgün Hanım’la hep röportaj yapmak istemişimdir. Zira, o Gaziantep Sabah Gazetesi’nde göreve başladığı zaman, ben gazetenin irtibat bürosunda görev yapıyordum. Daha sonra aynı binada çalıştık, ama ben daha ziyade köşe yazısı yazıyordum, o ise gazeteyi fiilen çıkarıyordu. Görevlerimiz farklıydı...

-Neden gazeteci oldunuz?

-İlk iki tercihim siyasal ve hukuktu. Ama gazeteciliği de isteyerek seçmiştim. Üniversiteyi bitirip geldiğimde, ailem devlet memuru olmam konusunda ısrarcıydı. Gazetecilik bir kadın için Antep koşullarında nasıl olur diye biraz çekinceleri vardı. Abim, Oba makarnanın muhasebesini yapıyordu. Aykut Bey de sık sık Selahattin Öztahtacı’nın yanına Oba makarnaya gidip geliyormuş. Abim, Aykut Bey’e söylemiş, o da “gelsin” demiş. Gazeteye gittim, Osman Bey’le görüştüm, “gel başla” dedi. 29 Ekim 1984 tarihinde başladım. İlk görevim 29 Ekim törenlerini izlemeye gitmek olmuştu.

-Tören yeri neresiydi?

-29 Ekim için eski Vilayet binasının Hürriyet Caddesi’ne bakan tarafında kaldırımda tribün kurulurdu.

-Göreve başladıktan sonra ailen açısından neler oldu?

- Sabah’ta başladığım andan itibaren işimi çok sevdiğimi daha iyi anladım. Ben masa başında oturularak yapılacak bir işi asla düşünmedim. İşe başladıktan bir hafta sonra anneme, “mesleğimi yapmama engel olursan seni affetmem” dedim. Sonrasında karışmadılar.

-Sonra neler oldu? Nasıl, Türkiye’deki ilk kadın genel yayın yönetmeni oldun?

-1984 yılında muhabir olarak başladım, 1989’da ülkenin ilk gazete kadın genel yayın yönetmeni oldum. Dergilerde kadın yönetici vardı, ama gazetelerde yoktu. Elbette mesleği sevip devam etmemde gazetenin ortamı da çok etkili oldu. Gazetemizin kurucusu, babanız Osman Tuzcu dünyanın en demokratik, en hoş görülü insanıydı. Kaç kere yazısını koymadım gazeteye. Öfkelendiği zaman çok sert yazardı. Aslında müthiş bir üslubu vardı, çok basit, herkesin anlayacağı dilden yazardı. Sabahları gazeteye geldiğinde, gazetenin tüm sayfalarını büyük dikkatle okurdu. Düzeltmeleri kırmızı kalemle yapardı. Ben de yaptığı düzeltmeleri dikkatle izler, tekrar aynı hataları yapmamaya gayret ederdim.

Şimdi düşünüyorum da ne kadar engin bir insandı Osman Bey... Ben, onun kurduğu ve yıllarını verdiği gazetede göreve başlamış, çok genç bir gazeteciyim. Emeğini ve yıllarını verdiği gazetesine yazısını koymuyorum. Yazısını neden koymadığım konusunda beni dinler, sonra der ki, “Peki kızım, teşekkür ederim, bundan sonra daha dikkatli olurum.”

-Kentte mesleği ilk yapan kadınlardan biri olarak, kadın olduğun için olumsuzluklarla karşılaştığın oldu mu?

Mesleği kadın olarak ilk yapan sizsiniz Gaziantep’te. Babanız sizi Amerika’ya eğitime yollamış, orada gazetecilik eğitimi almışsınız. Birleşmiş Milletler’de uzun süre çalıştığınızı biliyorum ama, ilk fırsatta aileden gelen gazetecilik ruhu ile Gaziantep’te kadın olarak ilk siz açmışsınız o kapıyı. Ben dışardan gelen biriyim, ama benden önce açılan bir yol olmuş. Ben de mesleğini çok seven kadın gazeteciyim. Osman Bey’in, Aykut Bey’in kadınları, emek verenleri, gençleri ciddiye alması, arkamda ciddi ve köklü bir kurum olması her zaman güç verdi bana. İnsanların karşısına işini seven, ciddiye alan ve arkasında güçlü bir kurum olan kadın olarak çıktım. Hafızamda hiç olumsuz bir anı yok. Gittiğim her yerde saygı ile karşılandım, güvenilir bir gazeteci olarak haber kaynaklarım hiçbir zaman beni incitmedi.

-Göreve başladıktan bir süre sonra kadın mahkumlarla yaptığın söyleşiler var, onlardan biraz bahseder misin?

- O dönemde Başsavcı İhsan Türkoğlu idi. Ben, söyleşi yapmak amacıyla cezaevine girmek istediğimi söyleyince “Tamam bana bir dilekçe yaz, seni göndereyim içeri” dedi. Çok heyecanlandım, hemen özel kaleminde dilekçe yazdım. Ertesi gün cezaevine girebilmem için gereken izni verdi. İki günümü cezaevinde geçirdim. Bir gün kadın mahkumlarla, ertesi gün çocuklarla konuştum. Kader mahkumu kadınların durumu çok ilgimi çekiyordu. Neden cinayet işliyor, neden cezaevine düşüyorlardı? Koğuşta o kadınlarla kaldım, birlikte yemek yedim, saatlerce konuştum. Ertesi gün çocuklarla bir araya geldim. Röportaj dizimin başlığı “Sabah, demir parmaklıklar arkasında kadınlarla” idi. Tabii o zamana kadar cezaevine girilip böyle bir yazı dizisi hazırlanmamıştı. Aykut Bey’in sekreteri beni aradı, bana bir zarf verdi. İçerisinde, patronumdan yazı dizim için kısa bir tebrik notu ve 5 bin liralık bir çek vardı. Müthiş gururlandım. Zaten severek yaptığım bir iş. Daha sonraki dönemlerde 1984-1995 arası Osman Bey’le, sonrasında Aykut Bey’le çalıştım. Her zaman yaptığım işlerden dolayı taltif edildim. Sabah Gazetesi bünyesinde yapılan hatalar en ağır şekilde eleştirilir, ama başarılar da ödüllendirilir.

-O dönemde sizi dinleyen, dediklerinizi anlayan ve sorularınızı cevaplayan insanlar vardı değil mi?

-Doğru! Hakim, savcı, yazı işleri müdürleri, diğer daire mdüdürleri, siyasi partilerin il ve ilçe başkanlarıyla sürekli iletişim halindeydik. Mahkemelerde hakim ve savcıdan yazı işlerine kadar tümü muhteşem insanlardı. Zaten o hakimlerin çoğu Yargıtay’a gitti. Herhangi bir hakimin kalemine girer, haber için eksik bilgileri isteyebilirdim. Şimdi mümkün mü? Ne günlermiş...

Sabah bu yıl 75 yaşına bastı. Aile geleneğinden gelen bir gazetenin bu kadar uzun ömürlü olabilmesi, kuşkusuz çok büyük fedakarlıklar yanında, okurlarının gazeteye duyduğu güven ve destekle mümkün oluyor. Bugün içerisinde bulunduğumuz ağır koşullarda kentin çok önemli saygın kişi ve kurumlarının Sabah’a desteği çok kıymetli.

Yerel basında; ilk renkli gazete, ilk ofset gazete, okurlarına kitap dağıtan ilk gazete, meslek okulu mensuplarını kadrosuna katan ilk gazete olmak yanında, kentin ekonomik ve kültürel yaşamına damga vuran gazete olmak büyük bir onur ve gurur.

Gaziantep Sanayi Odası, Gaziantep Ekonomisini Geliştirme Vakfı (GAGEV), Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin kuruluşunda kampanyalarla sağlanan katkı, Zeugma Antik Kenti’nin dünya gündemine taşınması, Karkamış kazılarının başlatılıp, sürdürülebilmesi hep Aykut Tuzcu’nun öncülüğünde Sabah’ın desteği ile yaşandı.

-Gazeteciliğe başladığın o yıllardan bugüne neler değişti, nasıl değişti?

-Çok şey değişti. Ancak, geriye dönüp baktığımda yaşanan birçok değişimin hiç de olumlu yönde olmadığını görebiliyorum. Öncelikle, gazetecinin haber kaynaklarına ulaşımı son derece zorlaştı. Şimdi, yağış miktarını öğrenmek için Meteoroloji Müdürü ile görüşeceksiniz, Valiliğe dilekçe yazıp izin istiyorsunuz, böyle bir saçmalık ve komedi olabilir mi?

O yıllarda, kapısını çalıp bilgi istediğiniz hiçbir kurumdan geri çevrilmezdiniz. Tüm kanallar açıktı. Dolayısıyla daha özgür ve rahat bir çalışma ortamı vardı.

-Siyasetçilerin tavrı nasıldı gazetecilere karşı?

-Siyasetçiler farklıydı. Mesela yerel anlamda çok yakından tanıdığım iki siyasetçi ile örnek vereyim. Mustafa Taşar ve Celal Doğan. Biri yıllarca iktidar partisinin genel sekreterliğini ve Bakanlık yaptı. Mustafa Taşar’ın kardeşlerinin kredi olayını ilk kez ben sordum ve Sabah’ta yayınlandı. Sabah’ın arşivlerini tarasanız, Taşar hakkında ne kadar ağır eleştirilere rastlarsınız. Bu eleştirilerin tamamının dayanağı vardı kuşkusuz ama, onda da siyasi olgunluk ve hoşgörü vardı. Biz gitmeden basın toplantısına başlamazdı, Sabah geldi mi diye sorardı. Gaziantep’e geldiğinde mutlaka ziyarete gelirdi. Yanındakiler her seferinde, “Sabah seni çok eleştiriyor gitme oraya” diye engellemeye çalışırmış, ama o “Hayır Sabah’a gitmem lazım” dermiş. Bunu, sonradan engellemeye çalışan kişiler anlattı.

Rusya’ya gider gelir, komünist rejimin hiç de iyi bir şey olmadığını söyler, Paris’e gider gelir, Gaziantep’e Eyfel Kulesi dikeceğiz diye esprili açıklamalar yapardı. Çok renkli bir kişilikti, çok erken gitti. Ölümü yakıştıramadığım insanlardan biridir.

Celal Doğan için de aynı şey söz konusu, hakkında yazılmayan şey kalmadı. Ama asla ne bir gün kızdı, ne kırıldı, ne dava açtı. Arada sitem ederdi. Belediye başkanlığı döneminde yapılan bir ihale ile ilgili o dönemde Müteahhitler Odası Başkanı olan Necati Kanalıcı’nın eleştirileri yer aldı gazetede. Celal Doğan, basın toplantısı düzenleyip, eleştirileri haklı bulduğunu ve ihaleyi iptal ettiğini açıkladı.

Rahmetli Osman Tuzcu, dönemin belediye başkanı hakkında çok ağır yazılar yazardı, bir basın toplantısı sırasında tam da yanında oturuyorum. Sabah sabah Osman Bey’in yazısıyla zehirlenmiş, öfkeli. Bana dönüp, “Aslında sizi bu toplantıya almamam lazım ama..” dedi. Yanımda oturan bir gazeteci, benden önce atılıp, “Sayın başkan size yakışır mı” deyince, söylediğine pişman oldu, sonrasında da hiçbir olumsuzluğa rastlamadım. Şimdi, eski siyasetçilerin çoğuna gazeteciler olarak haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.

-Sonuçta siyasetçi de gazeteci de kamu görevi yapıyor, bir de ne olursa olsun sürekli yüz yüze olmak zorundasınız kavga veya tavır çok anlamsız değil mi?

-Kesinlikle. Gazete ve gazetecilerle kavga etmek, tavır koymak, yoktu öyle şeyler. Zaten, eğer yaptığınız şey yalnızca gazetecilikse, ne siyasetçinin gazeteciye ne de gazetecinin siyasetçiye kızma, öfkelenme ve küsme hakkı ve yetkisi yoktur. Her iki tarafta kamu görevi yapıyorsa, herkes birbirine tahammül edecek. Biri yeri geldiğinde eleştirecek, karşı taraf da bu eleştirilere kulak verecek.

Yoksa basının demokrasinin dördüncü gücü olarak kabul edilmesinin ne anlamı kalır?

Sıkıntılı bir süreçteyiz, gerçek anlamda görevini yapan gazete ve gazeteciler her açıdan kıskaç altında. Gazeteciler aleyhine sürekli dava açılıyor. Bu demokrasi açısından son derece kaygı verici bir durum. Geçmiş dönemlerde Yargıtay içtihatları var, “Gazeteci siyasetçiyi en ağır şekilde eleştirebilir, bu gazetecinin görev ve sorumluluğudur” diye…

Siyasetçinin eleştiriye tahammülü, demokrasi terbiyesi ve olgunluğu toplumun tüm kesimleri açısından da önemli ve örnektir. Gazeteci eleştirir, eleştirmek zorundadır, nokta. Haksız, yersiz, hakaret içeren kötü örnekler değil elbette üzerinde konuştuğumuz şey.

-Şu anda süreci nasıl yaşıyorsun, kolay mı gazetecilik yapmak?

Geldiğimiz noktayı, her açıdan endişe ile yaşıyor ve izliyorum. The Post filmini izlemişsinizdir, ABD’nin en köklü yerel gazetesi, Vietman savaşının gerçek yüzünü anlatan gizli belgeleri yayınladığı için yönetimle karşı karşıya geliyor ve mahkeme gazete lehine karar veriyor. Filmin son sahnesinde, Yargıç Black’in kararı şöyle: “Kurucu atalarımız, özgür basına demokrasimizdeki en önemli rolünü yerine getirmesi için gerekli korumayı sağladı. Basın yönetenlere değil, yönetilenlere hizmet etmelidir.”

Demokrasi için basının ne anlama geldiği daha iyi nasıl anlatılabilir?

-Nurgün Hanım, burada keselim teşekkür ederim. Sizinle tekrar görüşeceğim, çok anı biriktirmişsiniz.

 

Foto2

Nurgün Balcıoğlu ile yıllar önce Anadolu Basın Birliği’nin düzenlediği bir yarışmanın ödül törenindeyiz.

06 Nisan 2021
Captcha işaretlenmemiş.
Yazarın Diğer Yazıları
Kastamonulu Sabiha Hanım....

26 Nis 2021

Bir gün, “karşı cins” kotasının erkekler için kullanılmasını dilerim

20 Nis 2021

Patates soyma makinesinde fıstık da soyuluyor!

19 Nis 2021

Odun ateşi ile kömür ateşi arasında ne fark var?

12 Nis 2021

Gaziantep’in ilk kadın gazetecisi kim?

06 Nis 2021

ANNEMİN BEYAZ CEKETİ

22 Mar 2021

Ressam Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu, 60 seneden beri sokak sokak Antep’in resimlerini yapıyor

15 Mar 2021

Masal ve ötesi...

08 Mar 2021

İnsanın anavatanı, çocukluğunun geçtiği yerdir

01 Mar 2021

Tuzlu yoğurt

22 Şub 2021