METİN ATAMER

Deprem

Tam olarak tarihini bilmemekle birlikte 1951 senesinde Ankara’da bir yaz akşamı yer sarsıntısı geçirdiğimizi hatırlarım. Evden hep beraber dışarı çıkmıştık. Bütün mahalle sokaklarda idi. O gece eve girememiştik. Bahçede bulunan ağaçlara hamaklar kurup geceyi bahçede geçirmiştik. Depremi daha ileriki tarihlerde başka mekanlarda da yaşadım, ama çocukluğumdaki kadar korkmamıştım. 

Gölcük depremi gecesi İstanbul’dan Ankara’ya araçla gelmiştim. Heybeliada’da ev halkını bırakmıştım. Ankara’da sabaha karşı çok ciddi bir sallantı geçirdik. Kızım koşarak yanıma geldi, ‘deprem oluyor baba, dışarı çıkalım ‘ dedi. Ben oturduğumuz binanın beton yapısının güçlü olduğundan dışarı çıkmamanın daha doğru olduğunu söyledim ve evin içinde kaldık. Sallantı bittikten sonra, Heybeliada’yı hemen arayıp, ev halkının nasıl olduğunu sordum. İyi olduklarını öğrenince rahatlamıştık. 

Ancak Türkiye, o seneye kadar kayıtlı çok ciddi felaketlerle karşı karşıya gelmişti. O gece Istanbul’dan Ankara’ya araçla gelirken, Adapazarı civarında altından geçtiğim bir köprü, deprem esnasında yıkılıp, bir otobüsün içindeki yolcuların hayatlarını kaybetmesine sebep olmuştu. Çok üzülmüştüm. Aslında derin üzüntüm vardı, ancak sevinemiyordum. 

Ankara’nın deprem tarihinin çok geriye gittiğine inanmaktayım. Kayıtlı olarak bilinen Ankara’daki bir deprem 1668 senesinde olmuş, hem birkaç gün arayla birkaç depremin, peş peşe meydana geldiği kayıtlıdır. Ne kadar hasar meydana geldiği ve de ne ölçekte olduğu bilinmemektedir. Bütün Anadolu deprem kuşağının içinde olduğundan, herkesin bildiği bir Kuzey Anadolu fayı ve de Güney Anadolu fayının anayurdumuzu iki koldan sarmakta olduğu, bilinen bir gerçektir. Bu gerçeği göz ardı etmemek gerekir. Deprem gerçeğinde, bilhassa imar konusunda karar verici merkez olduklarından, yerel yönetimlere çok iş düşmekte. Herhangi bir konutun yapılmasında, deprem yönetmeliğinin ön gördüğü yapı karakterinin dışına çıkmaya kimsenin yeltenmemesi gerekir. İnsan hayatı her şeyden önde gelir. Bunun toleransı olmaz. Bu toleransa imkan veren yönetimler, affedilmeyecek suç işlerler. 

Bu konuda devletin bir de, bu tür çarpıklıklara göz yummayı yasal bir düzenleme ile hukuki sıfat kazandırmasını anlamakta güçlük çekmekteyim. Devlet bir cinayete nasıl alet olabilir? Tarih boyunca Anadolu bir çok medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve tarih boyunca bir çok şehirler, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulmuş. Bilhassa IYON uygarlığı döneminde, Ege bölgesi boyunca kurulan şehirlerin büyük bir bölümünün, depremlerle yok olduğuna inanmaktayım. Doğanın gücünü dikkate almak bence en akıllı bir davranıştır. Hani Karadeniz yöresinde yıllardır dere yatağına evler yapılır ya. Kimse buraya neden ev yapıyorsun denmez ya. İklim değişikliği nedeniyle aşırı yağan yağmurlardan dere taşar ve bilmem kaç katlı binayı sel alır götürür. Konuda zarar gören halk ‘ Nerde bu devlet, neden bize yardım etmiyor ‘ diye hemen şikayet etmeye başlar. Aslında bina yapılırken ne ruhsat alırlar, nede inşaat izni. Ne de inşaatın statik hesapları ortada olmaz ki, kontrol edilsin. Tıpkı Gaziantep’teki  ahşap inşaat iskeleleri çöken AKKENT camii gibi. Akkent Caminin ne projesi, ne statik hesabı, ne de büyükşehir belediye kontrolü olmadığından, bir genç mimara mezar oldu. 

Batı uygarlığında, her konunun bir yasası ve buna bağlı yönetmeliği bulunur. Herhangi bir yere, herhangi bir inşaatı, kendi düşüncelerine uygun inşa etmeleri mümkün değildir. Hele ruhsat alınmış bir binanın inşaatından sonra, bina içinde herhangi bir değişiklik, izine tabi olur.  Hele bir kolon kesilmesi, asla düşünülemez. Binaların statik yapı projeleri, yörenin deprem yönetmeliğine uygun bir şekilde tasarlanır. Kalabalık şehirlerde binaların yüksekliği yangın ve deprem yönetmeliğine uygun planlanır. Aksi ise, felaketlere yol açar. 

Aslında ülkemizin yönetimi, ülkenin jeolojik yapısına, fay hatlarının oynaması ile depremlerin oluşmasına paralellik göstermektedir. Ülkemin statik yapısının içinde taşıyıcı kolonlarında biri Merkez Bankası, diğeri ise ülkemin Hazine ve Maliye Bakanlığı olduğunu düşünmekteyim.

Sanayi ve ticaretin ülkenin taşıyıcı duvarları olduğuna yürekten inanırım. Bu değerlerin gelişmesinde üretim ve dış ticaret, ülkemin kalkınmışlığının göstergesidir. Kalkınmışlığın ikinci göstergesi ise üretimde tüketilen elektrik enerjisinin değeri. Türkiye’de elektrik enerjisi üretmek için kurulu gücümüz  91,932 MW tır . Bu kurulu güçle ürettiğimiz elektrik enerjisinin 290 milyar kws olduğu ETKB verilerinde bulunmakta.

Bu yıl, bir önceki  yıla göre 2 milyar kws daha az enerji tüketilmiş. 2018 yılına bakarsak yüzde 1.8 daha az enerji tüketmiş olmamız, ekonomimizin büyüdüğüne değil, küçüldüğüne işarettir. Ayrıca ülkemin göstergelerinin, ülke yönetimindeki kişilerle ayarlı olduğunu düşünmekteyim. Ülkemde kötüye giden bir ekonomi hüküm sürerken birden Merkez Bankası başkanı ve sonrası Hazine ve Maliye Bakanı görevlerini bıraktılar. Ekonomik değerler bir anda olumlu değişti, hani yönetimde başka değişiklikler olsa ülkemde, hangi depremler olur diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.  

18 Kasım 2020
Captcha işaretlenmemiş.
Yazarın Diğer Yazıları
Yol suzluk

12 May 2021

Zigüleli

05 May 2021

Kuyruklu yalan

04 May 2021

İhtiyar adam

27 Nis 2021

Yüz yirmi sekiz

22 Nis 2021

Zürefa

16 Nis 2021

Sahte karlık

13 Nis 2021

Montreux

06 Nis 2021

İstanbul Sözleşmesi

26 Mar 2021

Ne Zararı Var

22 Mar 2021